Malum kimsenin niyetini okuyamıyoruz. O yüzden beyanlarına itibar etmek durumundayız. Bununla birlikte duruş ve yapılan işler de niyetin göstergesidir. Bunu bir kenara not ettikten sonra , Türkiye 'nin dönüşümü için yapılması gereken ama sıralaması karıştırılan bazı gerçeklerden söz etmek istiyorum.

Türkiye’nin siyasi tarihinin darbeler tarihi olduğu aşikar. Osmanlının son döneminden miras kalan bu gelenek toplumun bir sınıfının  ,  diğer sınıflarından daha zeki ve vatansever olduğu paranoyasına dayalı bir aksiyon biçimi. Tüm darbelerin iki masum gerekçesi var; 

1-)Ülkeyi yönetenler liyakatsiz ve hainler.

2-)Siyaset veya toplum iradesi bu yöneticileri alaşağı edemeyecek kadar kör ve beceriksizler.

Dolayısı ile Ülkenin geleceği bu elit sınıfın ellerinde .

Bu mantık ülkenin kurucu ve devam ettirici unsurlarında çok kuvvetli bir şekilde varlığını hep sürdürdü.

O kadar ki bu sınıf kendisini ülkenin gerçek sahibi , kalanını ise tahammül edilmesi gereken unsurlar olarak gördü. Kendileri özgür, eğitimli, akıllı bireyler iken, diğerleri sürü, köle, beyinsiz , menfaatçi ,kısaca insan ile hayvan arasında bir yerlerde dolaşan kalabalık kitlelerdi. Bu çarpık düşünce zamanla bir iman hakikati haline geldi ve yeryüzünün en ikircikli güruhu maalesef bu ülkede hayat buldu.

Bazıları bu ikircikli kelimesine takılacaklar eminim ama bu bilinçli olarak seçilmiş bir kelimedir. Şöyle ki, bu güruh hep yönetimde ama hep şikayetçi idi, hep memleketin imkanlarından en çok faydalanan hem de en çok eleştiren idi, hem inancalarını dayatan hem de düşünce özgürlüğünden bahsedenler  idi, hem insanlara yasaklar koyan hem de her türlü yasağa karşı olduklarını beyan eden bir kitle idi. 

Bu ikircikli tavırları o kadar çok artırabilirsiniz ki , anlatmak istediğim bu kitle olmadığı için burada kesip asıl mevzuya dönmek istiyorum.

Yukarıda bahsettiğim elit kitleyi milletimiz hiçbir zaman kendisinden görmedi. Cumhuriyetin kurulması sırasında varoluş refleksi ile verilen kayıtsız şartsız destek çok kısa bir zaman içerisinde geri çekildi. Millet kendisinden gördüğü, kendisi gibi yaşayan, kendisi gibi düşünen insanlara hep destek verdi. Daha Mustafa Kemal’in sağlığında iki büyük muhalefet hareketi ortaya çıktı ve ikisine de yukarıda saydığım sebeplerden dolayı yaşam hakkı verilmedi. Bu siyasi konjoktur hiçbir zaman değişmedi. Millet hep kendinden gördüğünü seçti, elit kesim ise hep kendi istediği yönetim anlayışını dayattı. Bu darbeler ve seçim tarihini zaten artık herkes biliyor. Her şeyi yeniden başlatsalar sonucun gene böyle olacağını da herkes inanmak istemese de biliyor. Çünkü milletin genleri ile uyuşmayan dayatmalar , vücudun bünyesinden ifrazatı atması gibi ,millet tarafından ayrıştırılıp reddediliyor. 

Milletin Serbest Cumhuriyet Fırkası’na, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na, Demokrat Parti’ye, Adalet Partisi’ne, Anavatan Partisi’ne, Refah Partisi’ne ve nihayet Adalet ve Kalkınma Partisi’ne verdiği destek, ekonomik vaatler, aydınlık yarınlar, demokratik talepler ile ilgili değil tamamen bu parti mensuplarını kendilerinden görmelerindendir. O kadar kendilerinden görmüşlerdir ki, bu siyasi oluşumların hayati derecede önem arz eden hatalarını bile görmezden gelip , diğer yabancı unsurlara karşı onları koruma durumunda kalmışlardır. Bunların en bilineni de 6.filo protestosuna katılanlara yapılan saldırıdır.

Ülke yönetimi sürekli bu iki güruh arasında gidip gelmiş gibi gözükse de, aslında ülke hep bahsettiğimiz elitin yönetiminde kalmıştır. Ta ki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 27 Nisan 2007 Tarihinde Genelkurmay Başkanlığı Resmi web sitesinden yayınlanan e-muhtıraya kadar. O gün İktidar partisinin duruşu Türkiye’yi yönetme kudret ve iradesinin artık değiştiğinin de göstergesidir. Bu muhtıra 2 gün sonra web sitesinden kaldırılmış ve Ülke seçilmişlerin yönetimine bırakılmıştır. Zaten ülkenin başına son dönemlerde gelen ne varsa bu yönetim değişikliğinin hem iç hem dış güçler tarafından hazmedilememesinden kaynaklanmıştır.

Tayyip Erdoğan ve ekibi Milli görüş çizgisinden gelen , Erbakan Hoca’nın yanında sürekli darbe ve uyarı psikolojisi ile varlığını devam ettiren bir siyasi çizginin temsilcileridir. Bu siyasi görüş sürekli savunma pozisyonunda kalan , sürekli kendini ifade etmeye çalışan ama bir türlü meşrutiyet çizgisine kavuşamayan bir siyasi görüştür. BU siyasi yapının içinden çıkan Tayyip Erdoğan bir şeyi aslında çok iyi öğrenmişti. O da ağzıyla kuş tutsa devletin gerçek sahipleri!!! ni ikna ve memnun edemeyecek olması gerçeği idi. Başta bahsettiğim niyet okuma meselesi tam da burada ortaya çıkıyor işte. Hiçbirimiz Tayyip Erdoğan’ın niyetini okuyamayacağımıza göre yaptıklarına ve duruşuna bakarak siyasete bakışını ve yapmak istediklerini anlamaya çalışıyoruz.

Aldığı mahkumiyet kararı nedeni ile Başbakan olamayacak birisinin , hareket stratejisini inandığı değerler üzerinde kurmasını beklemek safdillik olur elbette. O da öyle yapmadı. Öncelikle stratejik ortaklıklar kurarak cephesini daralttı. Amerika ve Avrupa ile ilişkileri bu dönemde en üst düzeye çıktı. Aldığı halk desteğinin yetersiz olduğunu bildiği için, halk desteğini artıracak siyasi hamlelere girişti. Bunu o kadar güzel yaptı ki Türkiye siyasi tarihinde görülmemiş ve görülmesi de pek mümkün görülmeyen bir şekilde 14 yıl boyunca girdiği tüm seçimleri kazandı. Hem de sürekli oy oranını yani halk desteğini artırarak  (Tek istisnası 7 haziran seçimleri ) . Bu 14 yıl boyunca halk desteğini artırdı ama bürokrasiden ve devletin sahipleri!!! n den destek almak bir yana , sürekli darbeler yedi. Bu darbelere karşı kendisini , Darbeleri yapanların dilinde sürekli olan argümanları kullanarak korudu. 

Şimdi gelelim sıralama hatasına.

Yüzde doksan mertebesinde dışarıya dayalı bir ekonominin, köylü nüfusunu bir türlü dengeleyemeyen bir sosyal dokunun, kolaylıkla çatışmaya döndürülebilecek bir demografik yapının (Kürt ve alevi realitesi) , Üretim yatırımına  bir türlü dahil edemediğiniz esnaf topluluklarının, mesleki gelişmelerden çok siyasi gelişmelerle ilgilenen meslek odalarının, dış tehditlerden çok iç tehditlere odaklanmış bir ordunun var olduğu bir ülkede , gelişmek için gerekli hamleler nasıl olmalıdır. 

  1. Ortak düşman , ortak menfaat, ortak gelecek algısının oluşturulması. Bu algı seçmen kitlesinde oluşturuldu ama  , toplum içerisinde etkili olan gruplar buna direndi. Bu hamlelerin arkasında sürekli art niyet arandı.

  2. Ülke vizyonu. Cumhuriyet tarihinde 2.kez  (1.si Mustafa Kemal vizyonu idi) devlet denilen tüzel kişilik bir vizyon ortaya koydu ve bu milletden destek gördü. Burada da gene aynı grupların muhalefeti ve engellemesi ile karşılaşıldı.

  3. Sermayenin yaygınlaştırılması. Hükümet doğru bir tespit ile sermayenin yaygınlaştırılması ülküsünü beyan etti. Aslında bu Rahmetli Erbakan Hoca’nın Anadolu Kaplanları sloganı ile ortaya koyduğu bir modeldi. Kısa sürede çok da başarılı oldu. Ancak başarısı kadar hükümetin en yumuşak karnı da bu yönü oldu. Sermaye ile çok fazla haşır neşir olan hükümet haklı olarak bir sürü ithamın ve yolsuzluk söyleminin tam da ortasında kaldı.

  4. Özgürlükler ve haklar. Hep beraber her türlü özgürlüğün serbest olduğu ama hiç kimsenin memnun olmadığı bir devir yaşadık . Kürtlere verilen haklar, alevilere verilen haklar, fikir suçlarının kaldırılması, imam hatiplerin açılması, başörtüsü serbestliği, eşcinsellik serbestileri, zinanın suç kapsamından çıkarılması , aslına bakarsanız her alanda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hayal edemeyeceği kadar özgür bir toplum modeli ortaya kondu. İşte burada ilahi kanun devreye girdi. Bir toplum kendini değiştirmedikçe , Allah onların durumunu değiştirmezdi. Ve değişmeyen gruplar ,değişmek istemeyen gruplar, kendi istediği gibi değişmeyi mutlak ilke edinen gruplar, hiç kimsenin değişeceğine inanmayan gruplar ile devletin ortaya koyduğu irade arasında çatışma başladı.

  1. Dokunulamaz Devlet gerçeği. Kendisine dokunulmak istedikçe hırçınlaşan, küçülmek istemeyen, hantal , gelişmelere karşı duyarsız bir devletimiz vardı. Yaklaşık üç buçuk milyon insanın istihdam edildiği, üç buçuk milyon insanın da istihdam edilmek için sırada beklediği dünyanın en büyük tüzel kişiliklerinden biri. Bu devletin ortaya koyduğu vatandaşa hizmet eden değil, vatandaşa tepeden bakan memur zihniyeti toplumun en büyük yarası idi. Sürekli istismara açık, devasa bir para akışı olan, devlet üzerinden geçinmeyi meslek edinmiş parazitlerini üreten ve git gide çoğaltan bir devlet. Erdoğan hükümetleri önce bunu aşmak için çaba gösterir gibi oldu. Devleti küçültme yoluna gitti. Ama zamanla gelişen şartlar bu çabalarını ertelettirdi.

  1. Üretimin toplumun tamamını kuşatacak şekilde yaygınlaştırılması. Her ne kadar görüntü ve istatistik olarak Türkiye ‘de üretim kapasitesinin arttığı düşünülüyorsa da,  ülkenin büyüme oranlarına baktığımızda bunun gerçek bir sonuç olmadığını görürüz. Ülke ekonomisi üretim gibi yatırım isteyen ve uzun vadede kara geçecek unsurlar yerine , ticaret, inşaat gibi kısa vadede , net sonuç verecek unsurlar üzerinde büyüdü. Bunda hükümetin hükmedememesi bir yana milletimizin geleceğinden endişeli olmasının ve uzun vadeli yatırımlara girme geleneğinin olmaması da önemli idi.

Bu altı madde genel bir çerçevedir. Altı yüzlerce madde ve sorunla doldurulabilir. Devleti kim yönetirse yönetsin karşısına çıkacak sorunlardır bunlar. Erdoğan Hükümetleri her zaman Bu saydıklarımla ciddi manada uğraşan ve çözüm arayan hükümetler görünümünde olmuşlardır. Ama ne hikmetse bir kısmını ötekine tercih etmişler, bu tercihlerini de yanlış kullanmışlardır. Ortam ve günümüz şartları gereği bu yazıyı yazmak bir çoğumuz tarafından tepki alacak olsa da bu yanlışın ortaya konulması gerekmektedir.

Öncelikle Devleti milletin hizmetine verme vaadinde olan bir anlayış, zamanla devlet erkini eline geçirmeye başlayınca , bu erkin kölesi haline gelmiş , devlet  (Tüzel kişilik olarak devlet, yoksa devlet menfaati zaten millet menfaatidir) menfaatlerini ,millet menfaatlerine tercih etmiş,  Erkin tamamının ellerine geçmesi içinde yanlış insanlar,yanlış kurumlar ve yanlış devletlerle işbirliği yapmıştır. İlk dönem hükümetlerindeki millet eksenli yatırım ve hizmet anlayışları, yerini devlete hakim olma mücadelesine bırakmıştır. Tüm devlet kurumlarında bir nevi savaş yaşanmış, direnen bürokrasi bazen haklı olarak, bazen de zulmedercesine ezilmiştir. BU savaşa kendini o kadar cok kaptırmıştır ki , kendi üzerindeki kontrol mekanizmasını yitirmiş, her türlü yolsuzluğa ve ihanete açık bir yapı durumuna geldiğini farketmemiştir. Bu Sıralama hatasının yapıldığı yerdir.  Ve bu hata memleketi dönülmez bir felakete sürüklemekteyken 15 Temmuz gecesi milletin yazdığı destan ile engellenmiştir.

Şimdi vakit sıralamayı doğru yapıp, uygulanıp uygulanmayacağının takip edilmesi vaktidir.  Nedir doğru sıralama. Öncelikle Liyakat ve adaletin en hızlı şekilde tesis edilmesi gerekmektedir. Liyakat dediğimiz şey ise , devlet memurluğunu doğru yapmak değil, geldiği makamı milletin hizmetinde çalışır hale getirme çabası ve yeteneğidir.  Kanunun korumasında olan bir memur anlayışı bir an önce terkedilmeli en az özel sektördeki kadar calısan bir memur anlayışı oluşturulmalıdır. Memurluk kapağı atıp yan gelip yatma yeri olmaktan çıkarılıp, hizmet üretme yeri haline getirilmelidir. Gereksiz müdürlükler, müdür yardımcılıkları, şef sistemi, arşivleme ilkellikleri bir an önce terkedilmeli, hızlı ve gerçek hizmet anlayışı yerleştirilmelidir. Partili partisiz memur kavramını ortadan kaldırmak için , memur alım kriterleri geliştirilmelidir. 

İkincisi , devlet kendisini şirket olmaktan bir an önce kurtarmalı safralarını atmalıdır. Yatırım işini destek paketleri ile özel sektöre devretmeli , Savunma , güvenlik  ve yargı dışında hiçbir alanda yer almamalıdır. Bu devleti küçültmek değil çevikleştirmektir. Devlet ne kadar az alanda iştigal ederse o denli menfaat kapısı olmaktan çıkacaktır.

Üçüncüsü, yolsuzluğa asla ve kata prim verilmemelidir. Bunun mücadelesi iyi niyetle bakarsak ertelenmiş, niyetsiz bakarsak da hiç kaale alınmamış ve yolsuzluk meşru bır huvıyete burundurulmustur. Yolsuzlugun yapılış seklının degısmıs olması, kendisini suc olmaktan çıkarmaz. Yolsuzlukta aslolan devletin veya kurumların imkanlarını kötüye kullanmak değil, haksız kazanç elde etmektir. Bu kazancı devlete zarar verilmedi, devletin malı yenilmedi gibi mazeretler öne sürerek meşrulaştırmak mümkün değildir. 

Bu 3 konuda mücadele verilirse , diğerlerini yapabilmenin önünde engel kalmayacaktır.

Milletin gücünü arkasına almış  İktidarın bu sefer bu sıralamayı bozmamasını ve dualarımızı alarak yoluna devam etmesini temenni ediyoruz.

NOT: DEVLETİ İÇİNE SIZAN UNSURLARDAN TEMİZLEME KONUSUNA ÖZELLİKLE GİRMEDİK. BU KONUDA GÖRDÜĞÜMÜZ TEK İRADE , CUMHURBAŞKANIMIZ RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN İRADESİDİR. MEVCUT HÜKÜMET VE PARLAMENTO (Sayın Bahceli istisnadır) BU TEMİZLİĞ YAPMA İRADE VE KUDRETİNE SAHİP DEĞİLDİR.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.