Günümüz insanlarının coğrafi şartlar bakımında cinnet geçirdiği bir dönemde yaşıyoruz. Maalesef bölge insanı olarak Ortadoğu coğrafyasının yıllarca maruz kalmış olduğu her türlü illegaliteyi ve meşru olmayan sözde meşrutiyetleri yaşadığımız bir dönemdeyiz. Dünyanın farklı yerlerine rağmen bu coğrafya her daim sancılı, sıkıntılı ve kaotik yaşam içeresinde kendisini bulmuştur. İşte bu bölgenin nadide örneklerinden bir taneside Suriye gerçeği ve Suriyeli olmak. Eğitimci bir akademisyen olarak Halep Üniversitesinde bazı araştırma ve inceleme yapmak üzere 4, 5 defa Suriye de bulunmuştum. O dönem 2007 yıllarıydı. İncelemelerim esnasında sosyolojik anlamda Halep bölgesinde 3 farklı insan tipi ve yaşayışını gözlemlemiştim. Birinci sınıf ticaretle uğraşan, ermeni asıllı ve Nusayri Esad’ a yakın kesim, ikinci sınıf Sünni, Arap ve Kürtler, üçüncü sınıfta ise Suriye’nin taşrası diyebileceğimiz yerlerinde yaşayan Türkmen kökenli gruplar. Öyle vahim bir durumla karşı karıyaydık ki üçüncü sınıf insanlar açlıkla karşı karşıyaydılar. Ülkede bankacılık sisteminden, bürokratik ve hukuki işleyişte ciddi arızaların olduğunu gözlemliyorduk. O dönemde 3 kişinin bir araya gelerek hiçbir sosyal ve siyasi ideolojik konularda görüş ve tartışma yapamadıkları gibi sürekli bastırılan haykırılışları, iç çekmeleri ve beden dilinden anladığımız kadarı ile mağduriyetlerini gözlemliyorduk. Tabi ki tüm bunlar özelde Suriye’nin yönetim biçimi ve o bölgenin eğitimsel görünümü ile alakalı sonuçlardı. Birey olamamış hak ve hukuktan söz edilemeyen atmosferde yeniden ve sağlıklı bir toplum yaratmak ne derece mümkündü. Arap baharı fiyaskosunun bir yansıması olarak Suriye’de savaşlar hala devam ederken, bölge ve sınır komşumuz olması ve öncesinde milli kültürel ve genetik bağlarımıza bağlı akrabalık ilişkilerinden doğan bir yakınlığımız söz konusudur. Bu yakınlığa binaen ister istemez tüm dünya devletlerinin Suriye’li mültecileri tekmeleyerek aç bırakarak farklı bir işkence yöntemi ile sınırların dışında tutmaya çalışırlarken, buna karşın Türkiye olarak tüm kapılarımızı sınırsızca bu insanlara açarak tarihten gelen sorumluluğumuzun ve görevlerimizi yerine getirmeye çalışmaktayız. Benim için manidar olan Halep ziyareti esnasında yaklaşık 100 bin öğrencisi olan Halep Üniversitesin de çoğu öğrencinin ana dili gibi Fransızca ve İngilizce bilirken buna karşın bir kelime Türkçe bilmemesiydi. Söz konusu bu durum o günlerde çok zoruma gitmişti. O zamanda hep düşünmüşümdür. Eğer bu ülkenin başına bir musibet gelir ise Fransız’lar la mı temas kuracaklar, yoksa İngilizlerle mi; ya da hemen yanı başındaki Türkler’ le mi? Osmanlı atalarımızın yadigârı olan bu topraklar elbette ki içinde ister istemez bazı hainleri ve hainlikleri barındırmaktadır. Buna rağmen yüreği ve gönlü geniş, fedakâr, cefakâr, necip bir millet olan Türk’lerin tabi ki de Suriye coğrafyasında gerçekleşen bu elim duruma duyarsız kalması beklenemezdi. Yaklaşık 3.5, 4 milyon nüfusa kucak açmayı, onları misafir etmeyi ve kısa vadede 1000 yıldır gerçekleştiremediğimiz toplumsal entegrasyonu yakalama fırsatı bulduğumuz bu dönemde; milletçe misafir-perverliğimizi her yönü ile göstermek durumundayız.

İşte bu münasebet ile yaklaşan Kurban Bayramı’nı ilişkilerin samimiyeti ve sıcaklığı adına (elbette ki bu misafirler arasında defolu, sıkıntılı, geçmişten gelen kişilik ve karakter sorunu yaşayanlar olacaktır). Tüm bunlara rağmen bize düşen Kurban Bayramı’nın fazilet ve ruhaniyetini bu misafirlerimize en olgun ve mütevazı şekilde yansıtabilmektir. Bayramın bayram olduğu bu günde kurbanlarımızı bu insanlarla paylaşmak onları ayrıştırmadan, ötekileştirmeden güven ve sevgi temelli bir bütünleşmeye doğru yol almakta fayda vardır. Keza bu insanlar; bir gün ülkemizden dönmüş olsalar bile onlarla sevgi bağımızın dostluk ve güven bağımızın güçlü olmasının yolu onlara samimi kucak açmaktan geçmektedir. Bu nedenle bu yaklaşımların pedagojik boyutuna bakacak olursak yıllarca mahkûm kalmış oldukları baskı ve zulme bağlı yaşama biçimlerini kontrollü bir şekilde ülkemizin yaşam kültürüne bütünleşmiş olmalarını sağlama ve okul ortamlarında ve ailelerin işbirliği noktasında bu çocuklara hiçbir şekilde ‘’ sen Suriyeli ‘sin, sen göçmensin ‘’ gibi ayrıştırmaya ve ötekileştirmeye fırsat vermemek gerekir. Bu noktada Türk ailelerin aile ortamı içerisinde sohbetlerinde, konuşma ve tartışmalarında özellikle okula giden çocuklarının yanında Suriyelilerle ilgili ileri ya da geri yorum

yapmamaları, eğer varsa bir sorun bunu çocuklarının olmadıkları bir zamanda yapmaları daha sağlıklı olacaktır.

Diğer taraftan bu insanların eğitim seviyesi her ne olursa olsun ister istemez kendi geçmiş yaşam deneyimleri ve maruz kalmış oldukları kültürel kodlar ile ani ve zamansız bir şekilde yer değiştirmek durumunda kaldıklarını unutmamak gerekir. İşte biz Türklere düşen bu insanların her türlü eğitsel ihtiyaçlarını gerek okul içerisinde, gerekse okul dışarısında karşılanarak sosyo-kültürel ve psikolojik ayrışmanın yeni bir fırsata dönüştürülerek toplumun ve coğrafya insanının birbirine kenetlenmesi için el birliği ile çalışmak gerekir. Yine buradan değerli öğretmenlerimize bu çocukların konuştukları dil üzerinden anlam evrelerine hitap edilecek farklı ve samimi yaklaşımları sergilemeleri ve bu çocuklara okullarda gerekirse joker öğretmenler üzerinden bilişsel ve motivasyon el uyumlarını sağlamak için ek zaman harcayarak onları kazanma gayreti gösterilmelidir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.